I Origins

image “Dünya üzerindeki her kişi emsalsiz gözlere sahiptir. Her bir göz kendine özgü ve benzersizdir. Benim adım Dr. Ian Gray. Baba, koca ve bilim adamıyım. Çocukken, fotoğraf makinelerinin de tıpkı insan gözleri gibi dizayn edildiğini fark ettim, lensler aracılığıyla ışığı alarak, fotoğraf haline getiriyorlar. Bu keşfimden sonra, çekebildiğim kadar göz resmi çekmeye ve biriktirmeye başladım. Sizlere, karşıma çıkıp, dünyamı değiştiren o gözlerin hikayesini anlatmak istiyorum.”

Ve böyle başlar hikaye…

Sundance Film Festivali’nde bilim veya teknolojiyi konu eden filmlere verilen Alfred P. Sloan ödülünü almış olan, ” I Origins” ( Kök) filminde temayı, bilim ile inanç arasında süregelen rekabet ve duygu ile mantık arasında hiç bitmeyen harp oluşturuyor. Gözün oluşumu, evrimi hakkında araştırma yapan, moleküler biyolog Dr. Ian Gray’in (Michael Pitt) hikayesi anlatılıyor. Dr. Gray’in çalışmaları, “spiritüel duyusu gelişmiş” Sophie (Astrid Berges- Frisbey) ile karşılaşması ve bu gizemli kadının ellerinden kaymasıyla birlikte tüm hayatına yayılır. Yıllar süren araştırmaları neticesinde Dr. Ian Gray ve laboratuvar partneri Karen (Brit Marling)’ın buluşu ve tesadüf sonucu karşılaştıkları bir deney, salt bilimin gerçekliğine inanan Gray’in bilim ve inanca bakış açısı, algısını karıştırır. Bunun üzerine kendi teorisini doğrulamak için yaptığı, inandığı herşeyi riske atarak dünyanın diğer ucuna, Hindistan’a gider.

Bu noktada söylemeden geçemeyeceğim. Filmde en çok içimi acıtan şey, Ian’ın Sofia için, hayatım boyunca bu çocukla sıkışıp kalacak mıyım diye düşünmesi… O itirafıydı… Sonrasında ise hiç açıklamadığı pişmanlığı ve ardından bir şekilde başka bir formda ama yine o aynı çocuk…

Röportajlarından ve elbetteki filmlerinde işlediği konulardan anladığımız üzere, filmin yazar ve yönetmeni Mike imageCahill, bilime oldukça meraklı ve bu konuda fazlaca araştırma yapmış. Hatta bir süre de National Geographic’de çalışmış. İşte filmin ilk tohumları bu dönemde zihnine düşmüş. 1985 yılında National Geographic dergisinin kapağına konu olan meşhur Afgan kızının resmini hepiniz bilirsiniz. Resmi çeken fotoğrafçı Steve McCurry 15 yıl boyunca resmini çektiği bu kıza ulaşamaz. Nitekim Afgan kızının resmi savaş döneminde bir mülteci kampında çekilmiş ve kimliğinin tespiti neredeyse imkansız.

İşte bu noktada gözler devreye giriyor. Afgan kızı Şarbat Gula, meşhur fotoğrafın göz irisinin, biyometri teknolojisi ile incelenmesi sonucunda 2002 yılında bulunur. Bu hikayeyi duyan Cahill, gözlerin insan hayatı boyunca hiç değişmeyen tek organ olduğunu ve resimdeki kızın da bu nedenle bulunabildiğini öğrenir. Nitekim gözlerimiz, doğumumuzdan ölümümüze kadar hep aynı boy, şekil ve yapıya sahiptirler. Hiç değişmezler. Bu bilgi, filmin bilimsel temelini oluşturuyor. Diğer taraftan, gözlerin tarih boyunca pek çok sanat eseri ve hikayeye de konu olduğu da bir gerçektir. Gözler aşk şiirlerine, edebi eserlere, resimlere konu olmuş ve pek çok kültürde inanış ve mistizmin simgesi olarak kullanılmıştır. Gözlerine bakarak tanımaya çalışırız insanları, sözlerinden çok gözlerinden anlaşılır kişi. Bakışlarından etkilenip aşık oluruz, severiz, sinir oluruz hatta. İşte bu sübjektif bakış da filmin inanç ve spiritüel tarafını oluşturuyor. Filmde bilim, metafizik ve spiritüelizmle çatışıyor ancak bir noktada da birleşiyor, birleşmek zorunda kalıyor.

imagePrima Varya: Bir gün bir bilim adamı Dalai Lama’ya sorar. “Bilim, sizin dini inanışlarınızın aksini ispatlarsa ne yaparsınız?” ve Dalai Lama biraz düşündükten sonra şöyle cevap verir; ” Önce tüm verilere, araştırmaya bakıp inceler ve anlamaya çalışırım. Ve eğer gerçekten bilimsel delil benim spiritüel inanışlarımı çürütürse, o zaman inançlarımı değiştiririm.”

Ian Gray: Güzel cevap.

Prima Varya: Ian… Ya spiritüel bir şey, senin bilimsel gerçeklerini çürütürse o zaman ne yaparsın?

İzleyin ve görün…

Woman!nTouch

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir